1 Ocak 2011 Cumartesi

İtalya, Floransa

İtalya turunun 2. gününde Floransa'ya doğru yola koyulmak için bavulumuzu toparlayıp kahvaltıya indik. Bugün erkenciydik. Kahvaltıda rehberle bugünkü gezimizi konuşma fırsatımız da oldu.
İtalya'da turist taşıyan tur otobüsleri bir şehirden diğerine geçerken kişi başı belli bir ücret ödemek zorunda. Bizim otobüs de Floransa'ya girerken böyle bir kontrol noktasında durup vize aldı.
Floransa'ya ulaşmıştık sonunda. Floransa Kuzey İtalya'da Toscana bölgesinin başkenti. Şehrin içinden geçen Arno Nehri Floransa'nın sembolü sayılıyor.


Kent Merkezine yakın bir yerde otobüsten inip hep beraber Arno nehri üzerindeki ünlü Vecchio Köprüsüne doğru yürüyüşe başlıyoruz.

Floransa tarih boyunca ticaretin hep canlı olduğu bir kent olmuş. Zengin ve nüfuzlu bir aile olan Medici'lerin yönetimi ele almasından sonra daha da zenginleşmiş. Bankacılığın temelleri burada atılmış. Vecchio köprüsüne giderken yolun iki kenarında kuyumcular gördük. Bizim kapalı çarşıyı anımsattı bana burası. :) Medici'lerden halk tarafından saygıyla anılan yöneticiler çıktıysa da bu her dönem böyle olmamış. Muheteşem Lorenzo'dan sonra gelen Medici'ler despot tavırlarıyla halkın nefretini kazanmışlar. Öyle ki halktan birinin saldırısına uğramamak için şehrin bazı bölgelerine geçişte kullanmak üzere kapalı geçitler, koridorlar inşa etmişler. Bu koridorlardan birini Vecchio köprüsünü izlediğimiz yolun iki yanındaki binalar arasında gördük mesela. Vecchio köprüsü Floransa'nın 2. Dünya Savaş'ından sonra ayakta kalabilmiş az sayıdaki köprülerinden biri.

Kentin merkezindeki en önemli meydan Piazza della Signoria. (Signoria Meydanı).Bu meydanı Oscar ödüllü Hannibal filminden hatırlarsınız belki. Hannibal Lecter'in adamın birini sallandırdığı balkon bu meydandaki belediye binasının balkonu.


Meydanın ortasında muhteşem güzellikteki tek parça mermerden yontulmuş devasa Neptün Çeşmesi bulunuyor.. 1565'te yapılan bu havuzunun ortasında mitolojik deniz tanrısı Neptün'ün heykeli, mermer atlar ve etrafında deniz kızları, erkek deniz tanrıları bulunuyor. Hırçın at fırtınalı denizi, sakin at ise durgun denizi simgeliyormuş.

Ayrıca bu meydanda Michelangelo'nun ünlü heykeli David'in bir kopyası bulunur (aslı Accademia müzesinde koruma halindeymiş).

Burada gördüğüm heykellerin gerçekçiliğini sözle anlatamam. Genelde kadın vücudu erkek vücudundan daha estetik gelir insana, reklamlarda, tanıtımlarda hep kadın mankenler kullanılması da bu algıdan heralde. Ama buradaki heykeller bunun tam olarak doğru olmadığını kanıtlar güzellikte.









Meydanda biraz takılıyoruz. Heykelleri inceliyor, Medici'leri düşünüyor, atmosferi kokluyoruz. Belediye binası ve devamındaki saray Medicilere ev sahipliği yapmış yıllarca. Lorenzo Medici ünlü ressamları, heykeltraşları ve mimarları himayesi altına almış. Bu sanatçılar içinde Michelangelo, Leonardo da Vinci ve Botticelli'de bulunuyormuş. Leonardo Da vinci "Mona Lisa" resmini bu binada çizmiş.
Daha sonraki Medicilerden bazıları ise müstehcen kabul ettikleri bir çok sanat eserini bu meydanda yakmış. Dönem dönem bu binada birçok işkence ve eziyet görmüş Mediciler'e karşı gelenler, içeride beslenen aslanlara yem olanlar da olmuş.

Kentin en önemli kilisesi, yapımı 1436 yılında biten Santa Maria del Fiore. Genellikle "Duomo" adıyla bilinen bu katedralin kubbesi çok büyük bir mimarlık harikası olarak biliniyor.


Duomo'nun bir parçası sanılan Campanile (çan kulesi) ve yine hemen yanındaki Battistero di San Giovanni (vaftizhane) de önemli yapılar. İtalya gezimiz boyunca Hristiyanlık dini ve tarihi ile ilgili çok silik bilgi kırıntılarına sahip olduğumuzu farkettik. Hristiyanlık dininden geriye bitmek bilmeyen semboller, doğmalar ve dayanaksız hikayeler kaldığını gözlerimizle görmüş olduk böylece.

Floransa sokaklarına dalıyoruz. Sokaklar turistler, sokak ressamları, zenci satıcılarla dolup taşıyor adeta.


Ara sokakta rastladığımız Pinokyo dükkanı dikkatimizi çekti. Pinokyo'nun yaratıcısı Floransa'lıymış öğrendiğimize göre.

Güzel, görkemli mimari yapılar arasında ilerlerken bir meydana varıyoruz. Santa Croce Kilisesi Meydanı. Tarihte ilk futbol bu meydanda insan kellesiyle oynanmış..

Güzel bir italyan restoranında pizza yiyoruz ve rehberimizle buluşmak üzere kent merkezine doğru yola koyuluyoruz.




Bizim grup toplanmaya başlamış. Otobüse atlayıp Floransa'ya 50 km mesafede Montecatini Terme'deki Hotel Terme Pellegrini'ye gidiyoruz.

Yaklaşık 1 saat süren yolculuktan sonra oteldeyiz. Yerleşip biraz dinlendikten sonra hemen dışarı atıyoruz kendimizi. Otelin önünde küçük bir park var. Burada biraz oturuyoruz. Daha sonra otele gelirken gördüğümüz dondurmacıya gidelim diyoruz. Dondurmacıdan dönerken bir antikacı dükkanına takıldık. Güzel parçalar vardı. Dönüşte otelin karşısındaki çay bahçesinde oturduk. Yaşlı bir çiftle her ne kadar iletişimde zorlansalar da sohbet ettik . İtalyanlar ingilizce bilmiyorlar genelde. Bundan da gocunmuyorlar. Nereden geliyorsunuz diye sordular. "Turkey" deyince anlamadılar ama "İstanbul" deyince "ooo Constantinapolis" dediler. Onların gönlünde İstanbul hala Bizans'ın başkenti Konstantinapolis sanırım. Yaşlı adam bize "Avrupa Birliği'ne girmek istiyorsanız kadınlarınız başlarını açmalı" dedi. Ben de " AB o kadar da umrumuzda değil" dedim. Adam bozuldu :) Vedalaşıp otele döndük. Ertesi gün Pizza kulesi, siena ve San Gimignano'yu gezmek için enerji toplamamız gerekiyordu...




19 Eylül 2010 Pazar

İtalya, Venedik: Yurt dışına ilk çıkışım...

Dünyayı gezmek küçüklüğümden beri en büyük hayallerimden biriydi.  Bu hayali gerçekleştirmem için paraya, ailemden izin alabilecek kadar büyümeye ve iyi bir gezi arkadaşına ihtiyacım vardı... Bu üç parametreyi bir araya getirdiğim ilk fırsatta hazırlıklara başladım. 2007 yılı Temmuz ayındaydık. 2,5 yıldır bir bilişim şirketinde Yazılım Mühendisi olarak çalışıyordum, 26 yaşındaydım ve 14 Temmuz'da benimle aynı hayalleri paylaşan müstakbel eşimle evlenecektim. İkimiz de balayında yurt dışına gitmeyi çok istiyorduk. Önce "İspanya!" dedik ama Avrupa'da 3 yıl yaşayan, eğitim gören  ağabeyim, İspanya'nın karışık bir dönemden geçtiğini, tehlikeli olabileceğini söyleyince, balayında o kadar da maceraya gerek yok deyip vazgeçtik. Sonra İtalya üzerinde durduk. Tur tarihleri, fiyatı, gezi planı kafamıza yatınca İtalya'da karar kıldık. İlk pasaportumu, ilk vizemi bu gezi vesilesiyle almış oldum.

İtalya Turları C.Tesi çıkışlı olduğu için 14 Temmuz haftası katılamayacaktık. Biz de bir sonraki hafta yani  21 Temmuz  turuna katılmaya karar verdik.. Ömer'in birikmiş 40 gün izni vardı, benim de evlilik izniyle beraber 17 gün izin hakkım vardı. 17 günlük iznimi bir kerede kullanacağımı patrona açıklamak için, kına gecesi, düğün ve balayı programımı kendisine e-mail yoluyla anlatmayı uygun gördüm ve başarılı da oldum :)
Bütün akrabalarım Urfa'da yaşadığı için ailem 11 Temmuz Çarşamba günü Urfa'da geleneksel bir kına gecesi düzenledi. Osmanlı motifleriyle işli, kırmızı kadifeden bir bindallı giydim o gece, belime de üniversiteyi kazandığım sene babamın hediye ettiği telkari gümüş kemeri taktım...Kına yakıldı,  davul zurna gecenin geç saatlerine kadar çaldı.. Uzun halaylar oluşturduk. Tüm sevdiklerim oradaydı... Ardından Ankara'ya geldik ve 14 Temmuz Cumartesi günü bol sürprizli, eğlenceli, benim için büyülü bir düğünle evlendik. Yemekler yendi, danslar edildi, fotoğraflar çekildi. 

Düğünden sonraki P.Tesi günü vize mülakatı için İtalyan konsolosluğuna gittik Ömer'le. Onlarca belge götürdük yanımızda. İkimiz de çalıştığımız için vize almamız sorun olmadı ama son ana kadar tedirgin olduk çıkar mı çıkmaz mı diye... 21 Temmuz'u beklerken Abant'a gittik 3 günlüğüne. Abant'ın serinliği, sakinliği düğün yorgunluğunu üzerimizden atmamıza çok yardım etti doğrusu. Göl çevresinde uzun yürüyüşler yaptık, bisiklete bindik, köy kahvaltısı yaptık. En çok ızgara balığını sevdik Abant'ın, bir de temiz havasını...
Vee 21 Temmuz gelmişti.. Tur programına göre sırasıyla Venedik(1 gün), Floransa(2 gün) ve Roma'ya(3 gün) gidecektik. Ankara'dan İstanbul'a gittik Ömer'le. Tura katılan yaklaşık 70 kişi vardı. Gece 23.50'da Atatürk havalimanından kalkan AtlasJet uçağı yaklaşık 3.5 saatte Bologna Havaalanına vardı. Yolcular arasında şu an aklıma gelen  45 yaşlarında neşeli bir hala ve 13-14 yaşlarında cin gibi 2 kız yeğeni, 50 yaşlarında bir anne ve kızlarla hemen kaynaşan 14 yaşlarındaki oğlu, Tıp fakültesini yeni kazanmış 2 genç , 7 günlük tur boyunca topuklu ayakkabılarını çıkarmayan genç bir kadın ve kocası, yeni evli, tesettürlü, cana yakın bir genç bayan ve gemi ticareti yapan zengin, tombik kocası, 4-5 yaşlarındaki çocuğuyla tur boyu sefil olan balık etli hanım, kocası ve kız kardeşi, Kıbrıslı genç bir çift, polis olduğunu söyleyen zayıf bayan ve kendisinden hayli büyük görünen eşi, İstanbul Telekom'da çalıştığını daha sonra öğrendiğimiz orta yaşlı mühendis hanım ve eşi vardı...
Havaalanında bizi Aytuğ adındaki rehberimiz karşıladı. Tezcanlı, konuşkan, hareketli 35 yaşlarında bir adamdı Aytuğ. 70 kişi 2 büyük otobüse bindik ve kalacağımız otele doğru yola koyulduk. Yolda Aytuğ kendini tanıttı. Bizlere cep telefonu numarasını verdi. Ertesi gün neler yapacağımızı anlattı. Restoranlardaki bahşiş sisteminden, yankesicilerden, para bozarken alınacak vergilerden bahsetti.. Bunlar gerçekten bizim için çok faydalı bilgilerdi. 20 dk.lık bir yolculuktan sonra Hotel Villa Isabella'ya vardık. 4 yıldızlı bu küçük otel Venedik'e 20 km uzaklıktaydı.

 Hemen odalara yerleştik ve uyuyakaldık. Sabah uyandırma servisi tarafından uyandırıldık :) Kahvaltıya indiğimizde Avrupalıların kahvaltı kültürlerinin çok zayıf  olduğunu anlamıştık. Sütlü kahve, krosan , bal.. hepsi bu kadar... Buna continental kahvaltı deniyormuş. :(
Kahvaltıdan sonra hazırlanıp otobüslere bindik ve Venedik'e doğru yola koyulduk.
Venedik Kuzey İtalya'nın doğusunda Adriyatik denizi kıyılarında, İtalya'ya bağlı bir ada şehir. Karaya, 4 kilometre uzunluğunda kara ve demiryolu köprüsü ile bağlanıyor. Yaklaşık 118 adacık üzerine kurulu ve Venedik'te adacıkları birbirinden ayıran 170 kanal ve birbirine bağlayan 400 köprü bulunuyor.
 Venedik'te yaşayanların %50'den fazlası geçimlerini turizmden sağlıyorlar, bugüne kadarki rekor bir günde 150.000 turistmiş. Avrupa'nın motorlu kara taşıtlarına izin verilmeyen tek büyük kenti burası.
Otobüsten inip vapura bindik 10'ar kişilik gruplar halinde. Venedik'e yaklaşınca büyük bir kilise göründü, tadilat halindeydi,. Redontore Kilisesi...

Kilisenin Hikayesi şöyle:Venedik 1348 Mart'ında Avrupa'yı kasıp kavuran "Kara Ölüm" vebadan hayli etkilenmiş ve nüfusunun üçte ikisini kaybetmiş. Salgında kırk kadar asil aile tamamen yok olmuş. Cesetlerin gömülmek üzere çevredeki küçük ıssız adacıklara taşınması için sağlıklı insanlar yetersiz kalınca hapishanedekiler bile salıverilmiş.


Salgının etkisini kaybetmesinin ardından, yaklaşık iki yüz yıl sonra tüm Avrupa ile birlikte, 1575'te, Venedik'i yeni bir veba salgını sarmış. Elli bir bin kişinin can verdiği salgında, 175.000'e ulaşmış nüfus 124.000'e inmiş. "Karantina" uygulaması ilk kez bu dönemde Venedik'te tarihe geçmiş. Dışarıdan getirtilen doktorlardan bir çoğu, kendilerini simsiyah cübbeler, ilginç sivri gagalı maskeler, siyah geniş kenarlı şapkalar ve eldivenlerle korumalarına rağmen "Kara Ölüm"e yenik düşünce, halk müthiş bir panik yaşamış. Sokaklar cesetlerle doluymuş ve görevliler onları toplayıp gömmeye yetişemiyormuş.
Salgının kontrol altına alındığı, 1576 Eylül ayında toplanan Senato, vebadan kurtulanların tanrıya şükranlarını sunmaları adına bir kilise yapma kararı almış. "REDENTORE" ( Kurtarıcı İSA) adı verilen kilise1592'de tamamlanmış.
Kilisenin tamamlandığı tarihten itibaren, her yıl Temmuz ayının üçüncü pazarı bu şenlikleri tekrarlamak Venedikliler için gelenekselleşmiş.
Vapurdan iniyoruz. İşte Venedik'teyiz. Rehberimiz önde biz arkada ilerliyoruz. Arada bir gölge bir yerde durup bize tarihi bilgiler veriyor.

Kanallar arasında estetik bir köprünün, İşkence Köprü'sünün(Ahlar Köprüsü: Ponte Dei Sospiri) önünden geçiyoruz.

Bu köprü mahkumların hapishaneye götürülmesi için kullanılıyormuş eskiden. iki paralel geçit varmış köprüde, sorguya giden mahkumlarla diğer mahkumlar karşılaşmasınlar diye böyle yapılmış. Şair Lord Bryon köprüyü şu dizelerle anmış:
Venedik'te Ahlar Köprü'sünde duruyorum,
Bir tarafımda bir saray, diğer tarafımda ise hapishane... 
Yürüyüş sırasında bir büfeden su almaya kalkıştım, büfedeki adam bana "Aqua naturale?  Aqua minerale? " diye sordu. "Naturale" dedim tabii ama şaşırmadım değil. İtalyanlar maden suyunu öyle çok tüketiyorlar ki, normal suyun muadili haline gelmiş...

 Kanallar arasında gondol la gezmek her genç kızın rüyasıdır bence, hele de gondolda müzik varsa :) . Rehber bundan sonrasını serbest zaman ilan ediyor ve vapurdan indiğimiz yerde akşam 7.5'ta buluşmak üzere sözleşiyoruz.. Rehberin fahiş fiyata satmaya çalıştığı gondol turunu es geçip kendimiz alıyoruz biletimizi. Eski taş evler, bankalar, dükkanlar arasında kanallarda ilerliyoruz.


Gondol gezisini ölümsüzleştirmek için kameraya alıyoruz. Bir ara Kıbrıslı çiftle kameraları değiştirip birbirimizi de çektik.

Venedik sokaklarını keşfetmeye koyuluyoruz. Bütün yollar San Marco meydanına çıkıyor. Bu meydan adını San Marco Basilikası'ndan almış. Turistlerin Venedik'teki ilk uğrak yeri olan bu meydan kadar eşsiz zarif orantılara sahip, üç tarafı 16. ve 17. y.y.'dan kalma, varaklı, muhteşem heykellerle çevrelenmiş başka bir meydan var mıdır acaba Dünya'da?




San Marco Basilikası düklerin ve Venedikli iki maceraperestin İskenderiye'den kaçırdığı Aziz Markos'un mezarı olarak inşa edilmiş. Aziz Markos'un cenazesini kaçırmak için domuz etine sarmışlar. Müslüman gümrük memurlarının dokunmamak için sıkı kontrol etmemeleri sonucu başarılı olmuşlar planlarında. Bu olay İtalyan ressamlar tarafından Basilika'nın kubbe içlerine resmedilmiştir.

Basilika'nın içinde yer alan Museo Marciano 'ya giriyoruz Ömer'le. Bazilikanın çoğu süslemesi doğudan çalınmış, bazıları savaş ganimeti olarak getirilmiş. Örneğin Cavalli di San Marco(San Marco Atları)  burada sergilenen en değerli hazinedir. Bu dört bronz atın ilk başta Roma'da bulunduğu daha sonra İstanbul 'a götürüldüğü söyleniyor. 1204 yılında Dük Dandolo tarafından savaş ganimeti olarak Venedik'e götürülmüş.

Basilikanın üst kat teraslarına çıkıyoruz. buradan Venedik muhteşem görünüyor. Bir kaç fotoğrak çekindikten sonra aşağı iniyoruz.



San Marco meydanındaki cafeler çok lüks ve güzel. Buralara yolunuz düşerse San Marco meydanında klasik müzik eşliğinde bir kahve içmenizi tavsiye ederim.


Venedik sokaklarını geziyoruz Ömer'le. Burası çok turistik bi yer olduğu için ve herşey deniz yoluyla getirildiği için biraz pahalı.. Maske satan dükkanların önünden geçiyoruz. Çeşit çeşit maskeler var. sadece gözleri kapatanlar, tüm yüzü saranlar, veba salgını döneminde doktorların kullandığı uzun burunlu siyah maskeler...




Yol üstünde karşılaştığımız bir MacDonalds'ta karnımızı doyurup yola devam ediyoruz. Elimizdeki Berlitz marka cep rehberi sayesinde gezdiğimiz yerlerin tarihi önemini vs okuma şansımız da oluyor. Arada bir durup dinleniyoruz, çeşmelerden su içiyoruz. Rialto Köprüsünü ve pazarlarını merak ediyoruz. Bu körü şehri iki yakaya ayırıyor. Büyük kanal üzerinde zarif eğimli mermer kemerli bir köprü.


Rialto pazarından maskeler, magnetler ve pinokyodan araba süsleri, Gondol temalı anahtarlıklar aldık. rehberle buluşma saatimiz gelmişti. Yavaş yavaş limana doğru ilerlerken dar sokaklardan geçtik. Tur sakinleri de limanda toplaşmaya başlamışlardı. Hala ve yeğenleri en son geldiler. Yine vapur + otobüs yapıp otele döndük hep beraber. Ertesi gün Floransa'nın yolunu tutacaktık.

19 Aralık 2009 Cumartesi

12- 13 Aralık Şeb-i Aruz Törenleri için Konya'daydık...


Elif Şafak'ın bu yıl yayımlanan Aşk adlı kitabı 5 ayda 300.000 adet satıldı ve Elif Şafak'ı Türkiyenin en çok kazanan yazarı yaptı.. 2009 yazında, tatil beldelerinde, şehirlerarası otobüslerde neredeyse tüm hanımların elinde bu pembe kitabı gördük. Daha sonra erkekler almaya çekinmesin diye gri kapaklısı da basıldı. Kitabın konusu Mevlana, Şems-i Tebrizi ve Aşk idi. Bu kitapla beraber insanların Mevlana'ya, Şems'e ve onların yaşadıkları şehir olan Konya'ya olan ilgisi de belirgin biçimde arttı.

Konya'ya daha önce 2 defa gitme fırsatım olmuştu. 1. si 4-5 yıl önceydi. Ailemle tatile giderken yol üstü uğramıştık Konya'ya. Çok hoşuma gitmişti şehir, kendime yakın bulmuştum..Bu yakınlık hissini Konya'nın da memleketim Urfa gibi dini, manevi ve tarihi açıdan zengin olması ve insanların sıcakkanlı olmasına bağlamıştım.
2.gidişim geçen Ağustos'ta bir arkadaşın düğünü içindi. Cumartesi sabahı yola çıkıp pazar akşamı döndük. Ömer'lerin Konya'da boş bir evleri vardı.. Yanımızda uyku seti götürüp gece orada uyumuştuk. Bu düğün vesilesiyle çok güzel bir Konya gezisi yapma fırsatı da bulmuştuk. Bunda Ömer'in Konya'lı olmasının ve Aşk kitabını okumuş olmamın katkısı çok fazlaydı. Daha bir saygıyla gezdim müzeyi, İplikçi Camiini ve Konya sokaklarını.
Ayrıca Konya'nın o az katlı apartmanları ve Meram yolundaki villalarına bayılıyorum. Gökyüzünü görebiliyosunuz, caddeler geniş, trafik yok. Huzur veren bir kent kısaca.

Daha önce hakkında çok az şey duyduğum ve bu yıl 736. sı gerçekleştirilecek olan Şeb-i Aruz törenlerine gitme fikri ise yine AŞK'ı okuyan Seda'dan geldi. Fakat o kadar çok ilgi varmış ki önce bilet kalmadığını öğrendik. Neyse ki kayınpederim Konya'daydı ve bilet işini bir şekilde halletti. Sonra otellerde yer bulamadık ve yine Ömerlerin evinde kalabilir miyiz diye düşündük. Ama bu sefer 8 kişiydik ve hava çok soğuk olacaktı. Ömer Konya'daki komşularıyla görüşerek ısınma, yatak ve temizlik işini çözdüğünü söylese de ben arkadaşları rahat ettiremeyeceğimizden endişeliydim.

Bursa ekibi(Seda, Özgür, Esra, Can) cuma akşamı Bursa'dan Ankara'ya doğru yola çıktılar. Gece 00.30'da bizim evdelerdi. Hafif bir şeyler atıştırıp fazla geç olmadan uyuduk. Erdinç'te aynı saatlerde İstanbul'dan çıkıp Ankara'ya gelmişti. Sabah Erdinç, Zennur ve Duygu'da bize geldi, hep beraber kahvaltı yaptık.Duygu Konya'ya gelmek konusundaki kararsızdı. Sonunda ikna edemedik.

Saat 10.00 gibi iki araba arka arkaya yola çıktık.. Erdinç, Ömer, Zennur ve ben bizim arabadaydık. Yol boyu gülmekten kırıldık. 3 saatlik güzel bir yolculuktu gerçekten. Ankara Konya yolunda ne kayda değer bir viraj, ne bir yokuş var. Dümdüz, düzgün bir yol. Yolculuk çok rahat geçiyor bu nedenle.
Konya'ya vardığımızda hava soğuktu. Tören başlamak üzereydi. Etkinlik 12 Aralık'ta başlayıp 1 hafta boyunca hergün 14.00 ve 20.00 saatlerinde olmak üzere iki defa yapılıyor. 17 Aralık Mevlana'nın ölüm yıldönümü fakat bu güne vuslat yıldönümü deniyor. Allah'a kavuşması kastediliyor burda. Hemen biletleri aldık ve tören yerine gittik.
Benim bu törenden pek bir beklentim yoktu.Çünkü nedense törenin karanlık havasız bir spor salonunda yapılacağını, yerlerin numaralı olmayacağını ve çoluk çocuk bir keşmekeşin içinde kalacağımızı düşünmüştüm..Bu saydıklarımın hiç birini yaşamadık. Sırf bu tören için çok geniş bir alana büyük bir kültür merkezi yapılmış. Otopark sorunu yok bir defa. İçeri girdiğimizde tertemiz,iyi aydınlatılmış bir bina ile karşılaştık. Epey geniş olan giriş kısımlarında Mevlana konulu resim sergisi, hat sanatı örnekleri, kitap, ney ve hediyelik eşya standları bulunuyordu. binanın tek kusuru bence tuvaletlerinin yetersiz olmasıydı.Salon amfi tiyatro şeklindeydi.Koltuklar numaralıydı ve epey fazla sayıda yer gösterici vardı. Yer göstericiler mevleviliğin sadeliğini yansıtan hoş giysiler giymişlerdi ve insanlara karşı çok kibardılar. Törene 6 yaşından küçük çocuklar alınmadığı için rahattık.Yerlerimize geçtik. biletlerimiz hiç te öyle son anda alınmış gibi değildi zira sahnenin tam karşısında oturuyorduk. Sadece 1 biletimiz gruptan ayrıydı, Ömer ev sahibi olarak o bileti aldı. Salondaki insan profilini değerlendirmek gerekirse genelde orta yaşlı, orta halli insanlar çoğunluktaydı...

Tören tasavvuf müziği ile başladı. Ahmet Özhan bütün yakışıklılığı ve zerafetiyle sahneye geldi. Televizyonda çok daha yaşlı ve kilolu gözüküyor. Yaklaşık 10 eser seslendirdi. Müziğe hakimiyetiyle göz dolduruyordu.

Ardından sıra sema törenine geldi. 20'ye yakın semazen beyaz kıyafetlerinin üstüne siyah cübbeler giymişlerdi.Aralarında 10-12 yaşlarında çocuklar da vardı. Teker teker cüppelerini çıkarıp hocalarına selam vererek ilahiler eşliğinde dönmeye başladılar. Sonra bir an durup sahne kenarına dizildiler ve tekrar selam verip dönemeye başladılar. Bu olay 4 kere tekrarlandı. Semazenler işlerini büyük bir dikkat, saygı ve titizlikle yapıyorlardı.

Törenden sonra çok acıkmıştık.. Trafikten kurtulup ünlü Tiritçi Mithat'a tirit yemeye gittik. Çok şanslıydık çünkü bizden sonra gelenleri yemek kalmadığı için geri çevirdiler. Tirit yemeği kayık şeklinde bir toprak kapta geliyor. En altta pide, üstünde sarmısaklı yoğurt, onun üstünde yatay kesilmiş adana kebap ve en üstte de maydanoz bulunuyor.Üzerinde et suyu dökülerek servis ediliyor. Acayip lezzetli bir yemek olmasının yanında biraz yağlı ve ağır olduğu için 1 porsiyondan fazlası rahatsız edebilir.Tiritçiden çıktığımızda saat 19.00 olmuştu.


Yakınlardaki Aziziye Camii'ne gittik. 1800'lü yıllarda barok, rokoko mimarisi ile yapılan bu cami'nin en çok minarelerine baylıyorum. Şerefeleri Türk minarelerine göre oldukça değişik biçimde ve şerefe, üzerinde kemerlerle birbirine bağlanan sütunlu bir balkon konumunda.











Buradan ayrılıp Konya'yı kuşbakışı izlemek ve birer çay içmek için KuleSite alışveriş merkezine doğru yola koyulduk. Kule'nin 37. ve son katına çıktık..Hava çok soğuktu.. Terastan Konya izlenip fotoğraf çekinildikten sonra içerideki kafede çaylar kahveler içildi. Zennur'un önünde fal kuyruğuna girdik :) Gelecekten güzel haberler aldıktan sonra eve doğru yola çıktık..


Evde güzel bir süpriz bizi bekliyordu. Komşu Ayhan amca ve eşi evi temizletmiş, iki ayrı odaya perde takmış, halılar yataklar sermiş, elektrikli ısıtıcıları çalıştırmışlardı.Bu gezideki tören salonu endişemden sonra ev endişem de ortadan kalktı böylece :) Kızlar bir odaya erkekler diğer odaya yerleştik ve kapı çalındı. Ayhan amca bu sefer de tepsi içinde meyve ve kuruyemiş getirmiş..Herkes çok mutlu oldu böyle bir komşuluk örneğine tanık olmaktan. Kendisine çok teşekkür ediyor buradan selamlar yolluyoruz..Gece bi güzel uyuyup yorgunluğumuzu attık.

Sabah erkenden kalkıp Meram çayında kahvaltı etmeye gittik. Konya unlu mamuller açısından da zengin bir kent.Bir fırından çeşit çeşit poğaça börek aldık. Meram'da eski bir hamamda kahvaltı ettikten sonra Meram Çayı manzaralı resimler çekip doğayı izledik.


Buradan ayrıldıktan sonra yaklaşık 10 km mesafede eski bir rum köyü olan Sille'ye gittik. AB'den destek alarak epey güzelleşen bu küçük kasabada Şeytan Geçidi, mağara evler ve tarihi küçük köprülere şöyle bir bakınıp Konya'ya döndük.

Şehir merkezinde sırasıyla Mevlana Müzesi, Şems-i Tebrizi Türbesi ve Camii, İplikçi Camii, Karatay Müzesi, Alaaddin Tepesi, İnce Minare Müzesini ziyaret etmeyi planladık.

Mevlana Müzesi Mevlana'ın vefatından yaklaşık 300 yıl sonra inşa ediliyor. İçeride Mevlana ve yakınlarının kabirleri ve Mevlana'nın eserleri bulunuyor. Mevlevihane mutfağı, hücreleri, çile odalarını da görebilirsiniz müze avlusunda.Arkadaşlar çevredeki hediyelik eşyacılardan ufak tefek biblolar da aldılar bu arada.






Şems-i Tebrizi 'nin türbesi Mevlana Müzesine 10 dakika mesafede olan Şems Parkı'nda oldukça sade ve küçük bir cami'nin içinde bulunuyor. Tam da onun tarzı diyoruz içimizden. süsten püsten, makyajdan, maskeden uzak. Daha önce bir mezarlık olan bu park ve camii 1510'da yapılmış fakat bir çok tadilattan ve tamirden geçen camii orinalliğini maalesef kaybetmiş.

İplikçi Camii Mevlana'nın dergahı, çalıştığı, ilim öğrenip öğrettiği bir camii. Sadeliği ile göze çarpıyor. Mevana'nın yaşadığı ev de İplikçi Camii civarındaymış ama 700 yıl içinde yıkılmış, kaybolmuş..

Karatay Cami'si Emir Celaleddin Karatay tarafından 1251 yılında yaptırılmış.Burada 13. ve 14. yüzyıl çini sanatının en güzel örnekleri sergileniyor. Burada arkeolog olan ve Konya'da uzun yıllar müze müdürlüğü de yapan  kayınpederimin arkadaşları ile tanıştık...

Sıra Alaaddin tepesindeydi. Dümdüz Konya ovasında ilginç duran bir tepe. Sonradan öğreniyorum ki bu tepe dünyanın en eski ve büyük yığma tepesi imiş. Alaeddin cami tepenin kuzeyinde yer alan eski bir Selçuklu eseri. Selçuklu sultanı 1. Mesud zamanında yapımına başlanmış ve aralıklarla ilaveler yapılarak son şeklini Alaeddin Keykubat döneminde almış. Bu yapı grubunun içinde 8 Selçuklu sultanının mezarı da bulunmaktadır.


Harap olan bir Selçuklu köşkünün kalıntısı üzerine, bu kalıntının tamamen yok olmasını önlemek amacıyla yapılmış olan bir şemsiye tepeye değişik bir görünüm katıyor.


Ve son durağımız İnce Minare camii. Alaeddin Meydanı’nda bulunan İnce Minareli Medrese, Selçuklu Sultanı II.İzzeddin Keykavus döneminde Vezir Sahip Ata Fahrettin Ali tarafından hadis ilmi okutulmak üzere 1264 yılında yaptırılmış. Bu müze ince ince işlenmiş heybetli kapısı ve dikkat çeken turkuaz rengi yıkık minaresi ile çok zarif duruyor. Müzenin kubbesi de ince bir sanatın ürünü. İçeride ise birbirinden özel taş ve ahşap eserler sergileniyor.

Foto çekme işlerini bitirdikten sonra saat 16.00 olmuştu. Hepimiz artık aç ve yorgun olduğumuz konusunda hemfikirdik :) Tandır kebabı yemek için biraz geç olmuştu ama yine de şansımızı deneyelim dedik. Ömer bizi ünlü Hacı Şükrü'ye götürdü ama maalesef önceki gün kadar şanslı değildik. Kebap kalmamıştı fakat halimizden anlayan garson bizi yakınlardaki Konya Özel'e yönlendirdi. Neyseki burada tandır vardı. Konya Tandır kebabını zaten çok severdim ama en güzel tarafı da hazır olması ve hemen gelmesi :) Garson'un anlattığı kadarıyla et, taş fırında önce yağsız olarak 3 saat, sonra yağ eklenerek 3 saat daha pişiriliyormuş. Neyse günün sonunda mükemmel bir yemek yemenin keyfini çıkardık :)

Artık Bursa ekibi ile ayrılma vakti gelmişti zira onların yolu bizimkinden uzundu. Sevgili dostlarımızla başka bir organizasyonda görüşmek üzere vedalaştıktan sonra biz Ankara ekibi olarak çarşıya geçtik.

Erdinç ve Zennur dükkan gezmek istediler..Yolda rastladığımız bir keçe atolyesinde keçe yapımını izledik. Burada resim yapan bir bayandan bir Mevlana tasviri satın aldım. Yine ara bir sokakta taburelere oturup çay içtik.. Hava soğuktu ama yerli yabancı bir sürü turist geziniyordu çarşıda. Bu arada "Eskişehir Leylek Havada" turizmin sahibi ile de tanıştık çaycıda. Renkli ve hayat dolu bir kişilikti... :)




Alışveriş faslından sonra eşe dosta ünlü Konya sarmasından(rulo kat'a benziyor) aldık ve güzel anılarla Ankara'ya yollandık...

27 Ekim 2009 Salı

Paris'te 2. Günümüz

Ömer sabah erkenden eğitime gitti. Bugün Ömer'in ben yokken gezdiği Sacre Coeur Katedraline gitmeye karar verdim. Öğlene kadar orayı gezip, sonra Ömer'le buluşacaktım.Bu gezide metro ve şehir haritaları ayrılmaz parçalarım oldu diyebilirim.

Otele çok yakın olan süpermarketten kahvaltı niyetine yiyecek ve içecek bişeyler alıp metroya indim.

Katedral Montmarte'deydi. Metrodaki bilet gişesinden detaylı bir Paris haritası istedim. Bu haritada hem cadde ve sokak isimleri hem de metro hatları bilgileri bulunuyor. Metrodan çıkınca çok şenlikli bir sokakta buldum kendimi. Hediyelik eşyacılar, cafeler, alışveriş yapan insanlarla doluydu cadde.Burdaki dükkanlardan güzel bir kaç hatıra eşyası aldım...

Sacre Coeur sokağın sonunda görünüyordu. Katedralin beyazlığı güneşte insanın gözlerini kamaştırıyordu. Burası Paris'in en yüksek noktası ve bu nedenle güzel bir manzarası var. Katedrale ulaşmak için bitmek bilmeyen merdivenleri çıkmam gerekti. Burada ellerindeki Eiffel Kulesi anahtarlıklarını satmaya uğraşan bolca zenci satıcı ile karşılaştım.Kibarca "hayır, istemiyorum" deyince rahatsız etmiyorlar. Katedrale çıkan 2. katta geniş merdivenlere oturup bir süre Arp çalan bir müzisyeni dinleyip Paris manzarasını izledim. Bir iki fotoğraf çekip yukarı çıktım. Katedral diğer kiliseler gibi kasvetli değildi. Beyaz rengin verdiği huzurdan mı kaynaklanıyor acaba?

Katedralin bahçesinde turistlerin portrelerini çizen sokak ressamlarına rastladım. Montmarte'ye yakın bir yerde sokak ressamlarının yoğun oldu ressamlar tepesi bulunuyor.Bölgeyi gezdikten sonra Ömer'le buluşmak üzere yola çıktım.

Bir metrodan inip diğerine bindim ve tesadüfen Ömer'le karşılaştık :) Beraber Eiffel kulesine gitmeye karar verdik. Eiffel kulesini görmeden önce bir demir kulenini neden insanların ilgisini çektiğini merak ederdim, anlam veremezdim. Fakat gördükten sonra bu kadar büyük bir kulenin, demirden parçalarının birleşme şekilleri, ışıklandırılınca aldığı görüntünün olağanüstü olduğunu farkettim.Kule dünyanın en çok ziyaret edilen paralı anıtı imiş.324 metrelik bu kule rüzgarla birlikte 6-7 cm kadar yana yatıyormuş ve güneşten dolayı 18 cm'ye kadar genleşiyormuş. Kule ismini, tasarımını yapan  Gustave Eiffel'den almış.
Eiffel kulesinde bolca fotoğraf çekindikten sonra Paris'in ünlü opera binasını görmeye gittik. Burda bir opera izlemek istedik fakat pariste olduğumuz tarihlerde bilet bulamadık.

Opera binasının bir iki cadde ilerisinde Paris'in en ünlü alışveriş merkezi olan La Fayette'e gittik. Hayatımda gördüğüm en göz alıcı alışveriş merkeziydi. Bir sarayın çarşı haline getirildiği hissine kapıldım.Mağazanın tavanı kubbe şeklindeydi. 4 katlı olan binanın her bir katın balkonlarının dışa bakan yüzü ince ve renkli desenlerle süslenmişti. ilk katın orta bölümde kozmetik markalarının standları vardı. Buradaki tüm satış temsilcileri çok bakımlı ve güzeldi.
Üst katlarda dünyanın en ünlü markalarının mağazalarını bulabilirsiniz. Fiyatlar çok çok yüksek normal olarak.

La Fayette'den ayrıldıktan sonra hiç bir avrupa seyahatimde gitmeyi ihmal etmediğim H&M mağazasına uğrayıp bir iki ufak alışveriş yaptım. Ve çoktan gece olmuştu...

14 Ekim 2009 Çarşamba

Işıklar şehri Paris...

7-10 Ekim tarihleri arasında Paris'teydim. Vize problemini konsolosluktaki bir tanıdık sayesinde zamanında halledebildik. Yolculuk İstanbuldan 3.5 saat sürüyor. Öğlen 13.00'da Paris'e ulaştım. Paris'te raylı sistemler epey eski ve yaygın kullanılıyor. RER banliyö trenleri paris'in uzak bölgelerine kadar ulaşımı sağlarken metro da Paris içinde ulaşımı sağlıyor. İnternetten metro ve rer hatları haritasının çıktısını almış, otele nasıl gideceğimi belirlemiştim. Havaalanından çıkınca Airport shuttle'a binip Rer B istasyonuna gittim, bilet kiosklarından birinden biletimi aldım ve otele gitmek için RER B hattına binip şehir merkezinde "Chatalet Les Halles" durağında indim. Ordan da RER A kırmızı hatta binip "Nanterre Prefecetura" durağında indim. Otel durağın hemen çıkışında, La Defense denen iş merkezlerinin, gökdelenlerin yoğunlukta olduğu bir bölgede. Buraya küçük New York diyenler de var. Otelde Ömer'le buluşup eşyalarımı yerleştirdikten sonra Paris'i keşfetmek için dışarı çıktık.


Bugün Champs - Elysees Caddesi ve Louvre müzesini gezmeyi planladık. Bunun için Charles De - Gaulle Etoile adlı meydana gittik.Etoile yıldız anlamına geliyor. Meydandan çevreye açılan 12 geniş cadde'den dolayı görüntü olarak yıldız'a benzetiliyor.Bu meydanda genelde devlet törenleri, yürüyüşler, anma törenleri düzenleniyor. Meydanın tam ortasında "Arc De Triomphe" adı verilen devasa bir zafer takı bulunuyor. Arc de Triomphe, I. Napoléon tarafından bir zafer anıtı olarak yaptırılmış. Üzerine Napoléon’un kazandığı zaferler ile generallerin isimleri yazılı.


Zafer takının doğusundaki cadde ünlü Champs-Elysees caddesi. Hayatımda gördüğüm en geniş, bakımlı, en ışıklı cadde diyebilirim. Cadde üstünde şık restoranlar, cafeler, butikler, sinemalar bulunuyor. Caddenin iki yanındaki kestane ağaçları kübik olarak budanıyor caddenin güzelliğini bozmasınlar diye. Bu caddenin bakımı ve ışıklandırması için büyük paralar harcandığını duydum.

Cadde boyunca yürürken Voque kadın dergisinin 1930'lu yıllardan itibaren çıkan sayılarının kapak resimlerinden oluşan nostaljik bir sergiye rastladık.Audrey Hepburn, Edith Piaf gibi ünlülerin eski resimlerini görmek hoşumuza gitti.


Caddenin sonunda Concorde meydanına ulaşılıyor. Meydanın ortasında iki adet fıskiye bulunuyor.  Ayrıca bu temiz ve büyük meydan eski binalarla çevrili ve heykellerle süslü.


Meydandan sonra Tuileres parkına varıyoruz. Parklar Paris'in vazgeçilmez parçaları. Şehre nefes aldıran bu açık alanların mimarisi de huzur verici. Yüksek bahçe duvarları yok. Bahçelerin ortasında genelde geniş havuzlar oluyor, etraflarında da bolca sandalye. Uzuuun Champs - Elysees yürüyüşünden sonra buradaki yatık sandalyelerde biraz uzanıp dinlendikten sonra Louvre'a doğu yürümeye devam ettik.


Louvre müzesi çarşamba günleri 21.45'e kadar açık olduğu için fırsatı değerlendirmeye karar verdik. Müzenin u şeklinde büyük bir binası var. Bina gotik mimarisine sahip. Orta avlusunda Camdan bir piramit var. Bu piramit müzenin yenilenmesi sırasında yapılmış. Saray ilk olarak 1204 yılında Philippe Auguste tarafından yapılmış, 1793'te müze haline getirilmiş.

Müze, Resim, heykel, doğu sanatları, Mısır sanatları, Yunan sanatları, desen gibi dallara ayrılan kısımlardan meydana geliyor. Bu müzeyi gezmek ve tüm resimleri dikkatle incelemek için en az bir gün ayırmak gerekiyor. Müze geniş ve ihtişamlı salonları ile kalabalık grupları bile tolere edebiliyor. Mona Lisa bu müzedeki en çok merak edilen resim olsa gerek. Resmin önünde fotoğraf çekmeye çalışan büyük bir kalabalık vardı.

Müzedeki mermer heykeller de resimler kadar etkileyiciydi. Müzede 1-2 gün geçirmek ve tüm eserleri hakkıyla görmeyi isterdim ama bu kısa Paris gezisinde ancak 3.5, 4 saat ayırabildik.


 Louvre'da gezerken dışarıda akşam olmuş, yağmur yağıyordu. Çıktığımızda ise yağmur durmuştu. Yemek için bir iki yer bakındık fakat çoğu yer kapalıydı. Otele dönmeye karar verdik.

29 Eylül 2009 Salı

Paris???

Ömer Paris'e gidiyor iş için. Bende gidecektim fakat vize için randevu verdikleri tarih çok riskli.. Gidiş tarihimden 2 gün önce...Vizeyi alamazsam veya geç çıkarsa yaptığım tüm rezervasyonlar, uçak biletim yanabilir... :(
Paris en çok görmek istediğim yerlerden biri değil aslında ama hazır Ömer gidiyorken aradan çıkarmış olacaktım. Bakalım belki de son anda gitmeye karar veririm, hiç belli olmaz.