14 Ekim 2009 Çarşamba

Işıklar şehri Paris...

7-10 Ekim tarihleri arasında Paris'teydim. Vize problemini konsolosluktaki bir tanıdık sayesinde zamanında halledebildik. Yolculuk İstanbuldan 3.5 saat sürüyor. Öğlen 13.00'da Paris'e ulaştım. Paris'te raylı sistemler epey eski ve yaygın kullanılıyor. RER banliyö trenleri paris'in uzak bölgelerine kadar ulaşımı sağlarken metro da Paris içinde ulaşımı sağlıyor. İnternetten metro ve rer hatları haritasının çıktısını almış, otele nasıl gideceğimi belirlemiştim. Havaalanından çıkınca Airport shuttle'a binip Rer B istasyonuna gittim, bilet kiosklarından birinden biletimi aldım ve otele gitmek için RER B hattına binip şehir merkezinde "Chatalet Les Halles" durağında indim. Ordan da RER A kırmızı hatta binip "Nanterre Prefecetura" durağında indim. Otel durağın hemen çıkışında, La Defense denen iş merkezlerinin, gökdelenlerin yoğunlukta olduğu bir bölgede. Buraya küçük New York diyenler de var. Otelde Ömer'le buluşup eşyalarımı yerleştirdikten sonra Paris'i keşfetmek için dışarı çıktık.


Bugün Champs - Elysees Caddesi ve Louvre müzesini gezmeyi planladık. Bunun için Charles De - Gaulle Etoile adlı meydana gittik.Etoile yıldız anlamına geliyor. Meydandan çevreye açılan 12 geniş cadde'den dolayı görüntü olarak yıldız'a benzetiliyor.Bu meydanda genelde devlet törenleri, yürüyüşler, anma törenleri düzenleniyor. Meydanın tam ortasında "Arc De Triomphe" adı verilen devasa bir zafer takı bulunuyor. Arc de Triomphe, I. Napoléon tarafından bir zafer anıtı olarak yaptırılmış. Üzerine Napoléon’un kazandığı zaferler ile generallerin isimleri yazılı.


Zafer takının doğusundaki cadde ünlü Champs-Elysees caddesi. Hayatımda gördüğüm en geniş, bakımlı, en ışıklı cadde diyebilirim. Cadde üstünde şık restoranlar, cafeler, butikler, sinemalar bulunuyor. Caddenin iki yanındaki kestane ağaçları kübik olarak budanıyor caddenin güzelliğini bozmasınlar diye. Bu caddenin bakımı ve ışıklandırması için büyük paralar harcandığını duydum.

Cadde boyunca yürürken Voque kadın dergisinin 1930'lu yıllardan itibaren çıkan sayılarının kapak resimlerinden oluşan nostaljik bir sergiye rastladık.Audrey Hepburn, Edith Piaf gibi ünlülerin eski resimlerini görmek hoşumuza gitti.


Caddenin sonunda Concorde meydanına ulaşılıyor. Meydanın ortasında iki adet fıskiye bulunuyor.  Ayrıca bu temiz ve büyük meydan eski binalarla çevrili ve heykellerle süslü.


Meydandan sonra Tuileres parkına varıyoruz. Parklar Paris'in vazgeçilmez parçaları. Şehre nefes aldıran bu açık alanların mimarisi de huzur verici. Yüksek bahçe duvarları yok. Bahçelerin ortasında genelde geniş havuzlar oluyor, etraflarında da bolca sandalye. Uzuuun Champs - Elysees yürüyüşünden sonra buradaki yatık sandalyelerde biraz uzanıp dinlendikten sonra Louvre'a doğu yürümeye devam ettik.


Louvre müzesi çarşamba günleri 21.45'e kadar açık olduğu için fırsatı değerlendirmeye karar verdik. Müzenin u şeklinde büyük bir binası var. Bina gotik mimarisine sahip. Orta avlusunda Camdan bir piramit var. Bu piramit müzenin yenilenmesi sırasında yapılmış. Saray ilk olarak 1204 yılında Philippe Auguste tarafından yapılmış, 1793'te müze haline getirilmiş.

Müze, Resim, heykel, doğu sanatları, Mısır sanatları, Yunan sanatları, desen gibi dallara ayrılan kısımlardan meydana geliyor. Bu müzeyi gezmek ve tüm resimleri dikkatle incelemek için en az bir gün ayırmak gerekiyor. Müze geniş ve ihtişamlı salonları ile kalabalık grupları bile tolere edebiliyor. Mona Lisa bu müzedeki en çok merak edilen resim olsa gerek. Resmin önünde fotoğraf çekmeye çalışan büyük bir kalabalık vardı.

Müzedeki mermer heykeller de resimler kadar etkileyiciydi. Müzede 1-2 gün geçirmek ve tüm eserleri hakkıyla görmeyi isterdim ama bu kısa Paris gezisinde ancak 3.5, 4 saat ayırabildik.


 Louvre'da gezerken dışarıda akşam olmuş, yağmur yağıyordu. Çıktığımızda ise yağmur durmuştu. Yemek için bir iki yer bakındık fakat çoğu yer kapalıydı. Otele dönmeye karar verdik.

29 Eylül 2009 Salı

Paris???

Ömer Paris'e gidiyor iş için. Bende gidecektim fakat vize için randevu verdikleri tarih çok riskli.. Gidiş tarihimden 2 gün önce...Vizeyi alamazsam veya geç çıkarsa yaptığım tüm rezervasyonlar, uçak biletim yanabilir... :(
Paris en çok görmek istediğim yerlerden biri değil aslında ama hazır Ömer gidiyorken aradan çıkarmış olacaktım. Bakalım belki de son anda gitmeye karar veririm, hiç belli olmaz.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

İspanya, Andulucia - Granada

İspanya tatilimizin 3. günü sabah erkenden kalkıp 9.45'teki Granada uçağına yetiştik. Biletleri Türkiye'de internetten almıştık. İspanya'da uçakla seyahat etmek trenle seyahat etmekten daha ucuz. Biz de araştırdık ve hem hızlı hem de ucuz olduğu için uçağı tercih ettik. Yaklaşık 1 saatlik yolculuğun ardından Endülüs topraklarına ayak bastık. Uçaktan iner inmez Granada'nın sıcak havası karşıladı bizi. Havaalanının servisi ile şehre geçtik. Granada gördüğüm kadarıyla gayet huzurlu, sessiz, sakin bir kentti. Otelimiz servis durağına çok yakındı. "Hotel Carlos V" güzel bir binanın 4. katında 5-6 odalık bir otel. Adını Kral 5. Carlos'tan alıyor. Otelin hemen yanında eski bir kilise vardı. Kilise çanı ve şehir manzaralı odamız çok temiz ve lükstü. İspanya'da oteller konusunda şanslıydık neyseki. Bu otelde yemek servisi yok. Sadece çay, tost gibi kahvaltılık yiyecekler veriliyor. Biz de tost ve çay istedik ama şok! şok! şok! Gelen sadece sallama çay, ısıtılmış tost ekmeği, marmelat ve tereyağı idi... :) Neyse deyip bu seferlik bulduklarımızla yetindik.

Otelden bir harita istedik. Çok tatlı bir ablaydı otel görevlisi. Bize bir sürü tavsiyelerde bulundu. Gece flamenko gösterisi izleyebileceğimiz güvenli bir organizasyona kaydımızı yaptı. Zira çingene mahalleleri çok ta tekin olmazdı.

Kişi başı 26 Euro ile otantik bir çingene flamenko gösterisi izleyebilecektik.

Granada deyince akla tabii ki Endülüs emevilerinin İspanya'daki en görkemli eseri olan Al Hambra Sarayı geliyor. Sarayı korumak adına içeriye belli sayıda kişi alınıyor, bu durumda da önceden rezervasyon yapmak gerekiyormuş. Buraya gelip eli boş dönmemek için biletimizi bir hafta önceden internetten aldık. Randevumuz saat 14.00'teydi. Bu arada şehri gezmek için dışarı çıktık. Otelden henüz uzaklaşmıştık ki bugün ilk defa giydiğim terliklerimin çok rahat olmadığını farkettim. Bütün gün gezeceğimiz için değiştirsem iyi olur diye düşünürken mükemmel eşim Ömer, "sen şu yol kenarındaki banka otur, ben terliklerini götürüp ayakkabılarını getireyim" teklifinde bulundu. Bankta orta yaşlı bir teyze kocasıyla el ele oturuyordu. Ben de yanlarına oturdum, terliklerimi çıkarıp ömer'e verdim. Ayaklarımın altına resepsiyondan aldığımız haritayı koyup beklemeye başladım. Yanımda oturan çift ilgiyle ne yapmaya çalıştığımızı anlamaya çalıştılar ama en sonunda Ömer gidince dayanamayıp gülerek "neler oluyor?" diye sordular :) Olayı anlatınca da Ömer gibi kibar bir eş bulduğum için şanslı olduğumu söylediler.
Etrafa şöyle bir bakınca geniş caddesi ve meydanı, çiçeklikli sokak lambaları, yeşilliği, temizliği ile Granada'nın iyi bir semtinde olduğumuzu düşündüm...

Granada 'da hayranlıkla eski kiliseleri dolaştık. Pazar olduğu için ayinlere denk geldik. Tekinsiz çingene mahallesinden geçtik ve halen müslümanların yaşadığı bir bölgede hediyelik eşyalara göz attık. Bu çarşıyı urfa'daki dergah çarşısına benzettim biraz. Nargileler, lambalar, sedef kakma hediyelikler, çarıklar, magnetler, fularlar ve daha birçok hediyelik eşyaların satıldığı çarşıdan baharat kokuları yükseliyordu. Zenci bir sokak satıcısından 2 adet yelpaze alıp Al Hambra'ya doğru yola koyulduk. Önce yürüyerek gideriz diye düşündük. Yolda büyük ve tarihi bir hastane binasının fotoğraflarını çektik. Daha sonra eski müslüman şehirlerine özgü, dar, labirent gibi sokakları, yüksek duvarlı evleri geçip bir meydana vardık. Sokaklardaki ağır içki, şarap, bira kokusu sıcak hava ile birleşince başımı ağrıtmıştı. Meydandan Al Hambra dolmuşuna atladık. Vardığımızda daha yarım saatimiz vardı. Soğuk bişeyler içip dinlendik Al Hambra'nın girişinde.

Sarayı gezerken bir yandan da tarihini dinlemek için pasaportumuz ve 4 euro karşılığında bir diafon aldık girişten. Fakat daha sonra diafonun ses kalitesinin pek iyi olmadığını farkettik.

Saraya giriş yaparken içerideki dünyayı hayal etmeniz mümkün olmuyor. Kendimizce büyük beklentilerle gidip beklediğimizin çok çok ötesinde bir dünya ile karşılaştık doğrusu...

Al Hambra arapçada kırmızı demekmiş. Bazıları sarayın adını, inşaatında kullanılan malzemenin renginden aldığını söylerken bazıları da Nasrî İslam Devletinin kurucusu İbn ül-Ahmer'in, Gırnata(Granada) Kalesini ele geçirince, kendi adını verdiği Al Hambra Sarayının inşâtını başlattığını söyler. Nasrîlerin başşehri Gırnatanın Kalesi içindeki düzlüğe kurulan saray, İbn ül-Ahmer ve kendisinden sonra gelen sultanlar tarafından ilâveler yapılarak Al Hambra şaheseri meydana getirilmiş. 13 ve 14. yüzyılda inşâ edilmiş Al Hambra, İslâm sanatının Batıdaki şaheseri. Sanat tarihi bakımından kıymeti ölçülemeyecek kadar büyük...

Öyle bir saray düşünün ki, sayısız odası olsun, sayısız bahçesi, avlusu, havuzu, fıskiyesi olsun.. Merdiven kenarlarındaki su yolları, su sesi ile uyumak için odaların içine yapılmış şadırvanları olsun..
Tüm odaların ve salonların tavanları ve duvarları inanılmaz karmaşıklıkta ve incelikte süslemele
rle, süslemelerin içine gömülmüş arapça surelerle kaplanmış olsun.. Sarayı hızlıca gezmek bile en az 5 saatinizi alsın...
.
  





  








 


İslamiyette su, saflığı ve temizliği temsil ettiğinden heralde Granda gibi sarı sıcak bir şehirdeki bu sarayda su teması çok öne çıkarılmış...

Al Hambra'yı görmeden önce hiç bir şey görmemişim ben meğer... bu kadar mükemmel bir yapıyı, bu kadar ince işçiliği, bunca estetiği bir arada görmek bir yana hayal bile etmemiştim.. Dünyada görmeniz gereken 1001 yer, 101 yer muhabbeti vardır hani.. Bu sarayı 1 numaraya yerleştiririm heralde.

Saraya girerken biraz acıkmıştık, bişeyler yesek mi diye düşünürken zamanımız kalmamıştı. Buna rağmen 6 saat içeride dolaştık, çeşmelerden su içtik, havuzlarına ayaklarımızı daldırıp serinledik, limon ağaçlarının altında dinlendik ve sanırım içerideki rüya bize açlığımızı unutturdu... İçeride devamlı karşılaşıp fotoğraflarımızı çekmelerini istediğimiz Koreli çiftle de arkadaş olduk. E- mailllerimizi aldık.. Bize kendi fotoğraf makinaları ile çekip anında bastırdıkları fotoğrafı hediye ettiler. Bizde toplu bir fotoğraf çekip e-mail adresilerine yolladık.

Al Hambra'yı daha fazla anlatamıycam çünkü kelime bulamıyorum. Resimlerini yükledim.. Resimlere çift tıklayıp büyütebilirsiniz...

Akşam 19.30 gibi otele döndük. Dizlerimizde derman kalmamıştı. Duş alıp 2-3 sat dinlendikten sonra gece 22.00'deki flamenko gecesine katılmak için dışarı çıktık. Yakınlardaki bir restaurantta pizza ile karnımızı doyurup organizasyonun servisini, söylenen yerde beklemeye başladık. 21.30'da bizi alacaktı güya.. Bekle bekle gelmedi. Bir ara Al Hambra'da tanıştığımız Koreli çiftin de içinde olduğu bir otobüs geçti önümüzden, acaba bu bizim otobüsümüz mü, onlar da mı geceye katılıyor diye geçirdim içimden ama otobüs durmadı. En sonunda oteli arayınca bir aksilik olduğunu bizi çingene mahallesine taksi ile göndereceklerini söylediler. Mahalleye ulaştığımızda herkes bizim gelememizi bekliyordu ve tahmin ettiğim gibi koreli çift te oradaydı... :)

30 metrekarelik bir salonun çevresindeki ufak sandalyelere konuklar oturmuştu. Salonun duvarlarına eski flamenkocuların dans ederken çekilmiş fotoğrafları, bakır tavalar ve kepçeler asılmıştı. Sağ taraftaki bölümde bir gitarist, bir şarkıcı, 3 kadın ve bir erkek dansçı oturuyordu. Bizim gelmemizle birlikte müzik başladı. Bir yandan erkek vokalin sesi bir yandan da dansçıların ritmik alkışları eşliğinde pembe elbiseli dansçı salonun ortasında dans etmeye başladı.

Yüzünde çok ciddi bir ifade vardı. Dans ederken vücudu kadar ellerini ve ayaklarını da çok iyi kullanıyordu. Flamenko'da ayak figürleri ve ayakların çıkardığı ses ön planda... Dansına hızlı bir tempo ile devam eden dansçı bir anda dansı bitirip yerine oturdu. Bu "dans sona erdi" demekmiş. Sonra da kalkıp selam vererek gerçek finali yaptı. 2. dansçı epey yaşlı bir bayandı. Tam bir sinyorita! Bu dansta iyi olduğu, kendine güveninden, yüz ifadesinden anlaşılıyordu. Farklı olarak tahta zillerle dans etti. Zilleri kullanışına hayran kaldık. Bu tecrübeli dansçı rehber aracılığı ile videosunun çekilmemesini rica etti bizden. Gece diğer dansçıların danslarıyla ve şarkılarla devam etti. Erkek dansçı da en az bayanlar kadar iyiydi. Bir kaç fotoğraf çekindikten sonra flamenko gecesi son buldu...

Otele dönmeden önce, rehber bizi Al Hambra'yı en iyi gören tepeye çıkardı. Burada bize Granada'nın sosyal ve tarihi yapısı ile ilgili bazı bilgiler verdi. Burada halen müslümanların, hristiyanların ve çingenelerin beraber yaşadığını söyledi. 13. yüzyılda yapılmış islami bir geleneğin ürünü oaln hamamları ve camileri de görme fırsatımız oldu. Kısa bir yürüyüşün sonunda eskiden müslümanların yaşadığı bir sokağa vardık. Sokağın ortasından boylu boyuna geçen bir oyuk vardı. Su yoluna benzettiğimiz bu oyuğun Müslümanlar tarafından bir çeşit açık kanalizasyon olarak kullanıldığını, atık sularını buraya boşaltıp uzaklaştırdıklarını öğrendik. Bu sokaktaki evlerin pencere kenarlarındaki tüm saksıların
aynı renk ve desenlere sahip olması da dikkatimizi çekti. Bu küpler ve saksılar Granada'da bir atölyede üretiliyormuş. Beyaz renkli bu saksıların üzerindeki yeşil müslümanlığı, mavi ise özgürlüğü simgeliyormuş.

Gece turumuzu tamamlayıp otele döndük ve Al Hambra'yı, orada yaşama şansına sahip olmuş insanları düşünerek uykuya daldık...















6 Ağustos 2009 Perşembe

İspanya, Barcelona-2

Barcelona'da 2. Günümüz. Sabah erkenden kalkıp Park Guell'e gitmeye karar verdik. Bu park ta Gaudi tarafından yapılmış. Otele yürüme mesafesinde olduğunu söyledi resepsiyonist. Harita eşliğinde daha kahvaltımızı bile edemeden yürüdük, yürüdük, yürüdük... Çok da yakın değilmiş aslındaa! Yolda kahvaltı için yiyecek bişeyler aldık marketten.

Park Guel daha kapısından girmeden bir sanat eseri ile karşılaşacağını hissettiriyor insana. Gaudi'nin epey boş vakti varmış diyoruz içimizden ve tüm bunları nasıl düşündü, tasarladı ve uyguladı diye düşünmeden edemiyoruz. Mozaiğin yoğun olarak kullanıldığı bu park kale surlarına benzer duvarlarla çevrili. duvarların üstü rengarenk mozaiklerle süslü.


















Ön avluda mozaikle kaplı koca bir kurbağa heykeli, havuz ve çeşme bulunuyor. Basamaklardan çıkınca sütunlarla çevrili, tavanı yine renk renk mozaiklerl işli bir alana ulaşıyoruz. Burada müzik dinletileri yapılıyor konserler veriliyormuş. Biz de flamenko gitar dinletisine rastladık burda ve çok hoşumuza gitti...










Park Guell'de o gün farklı bir etkinlik daha vardı. Uluslararası bir sanat projesinin ortasında bulduk kendimizi. Sanatçıları anmak için ve sanatın evrenselliğini dile getirmek amaçlı bir projeydi.
Bu parkta da Gaudi'nin üslubu ile farklı milletlerden insanlardan büyük yuvarlak bir resmi boyamalarını rica ediyorlardı. Bende de az buçuk ressamlık var ya hemen olaya girdim tabii :) Yalnız yorgunluktan olsa gerek boyamam gereken kısmı biraz taşırdım. :) Ardından da resmin ortasındaki bölüme imzamı çakıp, anı defterine hislerimi döktüm :)



Park Guell'in arka bölümleri de yine gaudi'ye özgü köprüler, geçitlerle süslenmişti.
















Park'ın bahçesindeki müzede Gaudi'nin mobilya tasarımlarını görme şansım oldu. Gaudi'yi takdir ve tebrik ediyorum. Önünde saygıyla eğiliyorum. İşte yaratıcılık budur diyorum...

Parkın karşısındaki dükkandan 2 yelpaze ve bir de flamenkocu kadın biblosu alıp Catalunya meydanına doğru yola çıktık. Yolda rastladığımız dükkanlardan şu ünlü kurbağa'nın magnetlerinden alıp yolumuza devam ettik.

Öğlene doğru hava iyice ısınmıştı. Heralde sıcaklı 30 -32 derece civarıydı.Kendimizi serin bir yerlere atmak için sabırsızlanıyorduk.







Limanda büyük bir kapalı alanda devasa bir akvaryum olduğunu duymuştuk. Hatta bir kaç yerde gördüğümüz reklamlarında "Akvaryumu görmediyseniz Barselona'yı görmemişsiniz demektir" yazıyordu. Önce metroya bindik. Barselona'da 8-10 tane metro hattı var. Hangisinden inip nereye bineceğimizi bulmak ise bulmaca çözmek gibiydi. Herbirimiz 7.5 Euro'ya aldığımız 10 kontörlük biletle 3 gün boyunca Barcelona'da gezdik. Her neyse Catalunya meydanında metrodan inip Limana kadar yürüdük. Akvaryuma bitişik bir alışveriş merkezinde biraz soluklanıp bir iki mağaza baktık. Burdan harika 2 kemeri çook ucuza aldımmm :)
Akvaryum övdükleri kadar varmış. Denizin altında cam bir fanus içinde hissettik kendimizi. O derece büyüktü yani. Köpekbalığı, güneşbalığı, penguen, ahtapot, vb aklıma gelecek her türlü deniz canlısını gördük herhalde...

İspanya, Barcelona

23 Temmuz gecesi Madrid üzerinden Barcelona'ya ulaştık. Madrid havaalanı o kadar büyüktü ki dış hatlardan iç hatlara gitmek için metroya binip ardından da epey yürümemiz gerekti.

Sonunda Barcelona'ya gelebilmiştik. Barcelona Havaalanında ise başka bir süprizle karşılaştık. Uçaktan indik fakat bagajımız ortada yoktu. Herhangi bir yönlendirme levhası da olmadığı için bagajın kocaman havaalanının taaaa diğer ucunda olduğunu sora sora öğrendik ve bir çok polis kontrolünden geçerek bagajların verildiği kapıyı bulabildik. Bizim bagaj bandın üzerinde tek başına dolanıp duruyordu... Bagajları bu kadar uzakta teslim etmenin mantığını anlayamadık doğrusu.

AirportBus ile şehir merkezine geldik. Buradan bir taksiye atlayıp otele ulaştık. Allah'tan Otel şehre yakındı.

Sabah kalktığımızda otelden bir harita istedik. Resepsiyonist bize görmemiz gereken yerleri harita üzerinde işaretleyip yol gösterdi.

Catalunya Meydanı Barselona'nın göbeğinde kocaman havuzlar ve heykellerle süslü çok güzel bir meydan. Sabah bu meydandaki Cafe Zürich'te kahvaltı ettik. La Ramblas caddesi ise meydandan denize doğru uzanan şehrin en ünlü caddesi diyebiliriz. Caddede canlı heykeller, hokkabazlar, ressamlar, hediyelik eşyacılar, palyaçolar insanları eğlendirerek para kazanma derdindeler. Turistlerin en yoğun olduğu bölge bu cadde.



Caddenin deniz tarafındaki ucunda Christof Colomb'un Amerika'yı işaret eden görkemli anıtı bulunuyor.




























Caddeyi ve anıtı gezdikten sonra İspanya'nın en ünlü sanatçısı olan "Gaudi"nin eseri "Sagrada Familia" adlı henüz yapımı tamamlanamamış katedrali ziyarete gittik. Bu yapıyı ilk gördüğümde gözlerime inanamadım. Bu kadar büyük bir yapı nasıl bu kadar detaylı işlenmiş olabilirdi... Her köşesinde küçüklü büyüklü heykeller, oymalar, simgeler... Kapısı harflerle kaplanmış ve harflerin içinde "JESUS" kelimesi ve bazı başka kelimeler ön plana çıkarılmıştı. Sagrada Familia'yı anlatmaya kelimeler yetmez. Bu nedenle ancak gidip görerek ihtişamını anlayabilir insan.










Sagrada Familia'yı gezdikten sonra çok acıkmıştık. Yakınlarda bir kaç yere bakındıktan sonra ben "paella" adlı ispanyol yemeğinde karar kıldım. Ömer ise pizzada. Paella safranlı ve etli pilav demekmiş. Deniz ürünleri, kırmızı et veya tavuk ile yapılabiliyor. Tadı gayet güzel, damak tadımıza da yakın bir yemek. Granada'dan safran aldım bu yemeği evde de yapmak için.


Enerjimizi topladık artık Gaudi'nin diğer eserlerini görme vakti. Casa Mila ve Casa Battlo Gaudinin yaptığı binalar ve şu anda banka ve müze binası olarak kullanılıyorlar. Bu binalar La Pedrera diye bir semtteymiş. Yani bulunduğumuz yere biraz uzak. Biraz yürüyüp yolda karşılaştığımız kilise, katedral, eski belediye binasını da gezdikten sonra La Pedrera'ya metro ile gitmeye karar verdik zira çok yorulmuştuk.


Casa Mila asimetrik hatları ve sıradışı ferforjeleri ile bizi şaşırtmayı başardı. Şu anda banka olarak kullanılıyor.




Casa Battlo ise daha narin ve zarif hatlara sahipti, renkli mozaikten dış cephesi görülmeye değer...

İlk gün için turumuzu tamamlamış ve epey de yorulmuştuk. Güneş batarken biz de Catalunya Meydanının yolunu tuttuk. Burada biraz alışveriş yapıp otele döndük.

21 Temmuz 2009 Salı

Sonunda İspanya'ya gidiyoruz...

Ömer ve ben evlendiğimizden beri İspanya'ya özellikle de Barselona'ya gitmeyi çok istiyorduk. Balayında İtalya'ya daha sonra Ömer'in işi için beraber İsviçre'ye gitme şansımız oldu ama içimizde hep İspanya'yı görme isteği vardı. Bir çok kişiden "Barselona Avrupa'nın en güzel şehri" tanımlamasını duymuştuk. Mimarisi, doğası, dansları, müziği, insanları ve Endülüs Emevileri'nin izleri ilgimizi çekiyordu.

Nihayet bu yıl İspanya'ya gitmeye karar verdik. :)

İspanya turları genelde diğer Avrupa turlarından daha pahalı olduğu için İspanya'yı kendi başımıza keşfetmeye karar verdik. Daha önce İtalya'yı rehber eşiliğinde gezmiş, deneyim kazanmıştık. Ayrıca Ömer'in orta derecede ispanyolcası da vardı.

7 günlük İspanya planımızı şöyle yaptık: 23-29 temmuz 2009
3 gece Barselona
2 gece Cordoba - Granada
1 gece Barselona

İspanya'ya gitmek için ucuzabilet.com'dan bulabileceğimiz en ucuz bileti bulduk. 2 kişi gidiş dönüş vergileri ile beraber 410 Euro. Iberia Airways ile.

Kültür gezilerinde bütün gün şehri gezersiniz, yemeğinizi yersiniz ve otele döndüğünüzde tek beklentiniz temiz bir oda ve sıcak sudur. Bir de otelin şehir merkezine yakın olması tercih sebebidir. Aradığımız özelliklere uygun bir otel bulmak için booking.com'da ufak bir araştırma yaptık. Ucuz, temiz, yakın, misafir görüşleri olumlu bir otel aradık ve Eurostar Mitre adında bir otelde karar kıldık. Cordoba için de başka bir otel ayarladık.

Pasaportumun süresi dolmuştu. Uzatmak için emniyetin online pasaport şubesine girdim fakat önümüzdeki 5 gün dolu olduğunu ve randevu veremeyeceğini söyledi sistem. Ertesi sabah saat 6 da Emniyete gittim ve fazla beklemeden başvurumu yaptım. Parmak izi almaya başlamışlar pasaport verirken. 1 gün sonra pasaportumu aldım. 2 yıl uzatmak için 276 TL ödedik.

İspanya vizesi için http://www.vizeci.com/ 'dan gerekli belgelerin neler olduğunu öğrendik. 6 Temmuz'da vize başvurusu yaptık. Vize ücreti 131 TL idi. 14 Temmuz'da vizeyi alabildik.

Herşey hazır. Bavul hazırlamaya başladık.
Perşembe sabahı yola çıkacağız bakalım. Yavaş yavaş tatlı bir heyecan kapladı içimizi... :)

19 Haziran 2009 Cuma

Mis kokulu ada Cunda...

Yaklaşık on arkadaş 19 Mayıs tatilinde hem görüşmek hem de stres atmak için Cunda'ya gitmeye karar verdik.

Gitmeden önce ilgili web sitelerinden uzun uzun araştırma yaptık.
En güvenilir kaynak eş-dost tavsiyeleridir deyip işyerinden bir arkadaşın önerdiği Altay Pansiyon'a yaklaşık 20 gün öncesinden rezervasyon yaptırdık. 5 çift olacaktık bu gezide. Aramızdan 2 çift 1 gün erken ayrılacaktı. Bu çiftlerden 1'i yani Devrim ve Ayben (ve yeni arkadaşımız Dinçer) bir sağlık sorunu nedeniyle gelemeyceklerini bildirdiler... :(

Eşim ve ben Cunda'ya ilk defa gidecektik ve anahtar kelimeler bizim için "sessiz, sakin, tarihi, güzel kokulu, bir ege adası " idi.

Cuma iş çıkışı bazı süprizlerle karşılaşsak ta otobüse yetişebildik neyse ki... Yolda Bursa'ya yakın bir dinlenme tesisinde birer çorba ve ayran içtikten sonra otobüs yolculuğu devam etti. Sakin bir yolculuktan sonra Bursa'ya ulaştık. Burada çok sevdiğimiz Özgür ve Seda'nın evinde konaklayıp sabah erkenden Filiz ve Mustafa'yı da alıp hep beraber Cunda'ya gitmeyi planlamıştık. Eve vardığımızda arkadaşlarla hasret giderdik, nefis bir çay içip hafif bişeyler yedikten sonra sızdık...

Sabah Filiz , Mustafa, Ömer ve ben yola çıktık. Özgür ve Seda arkadan gelmeye karar verdiler. Yörsan'ın susurluk yakınlarındaki dinlenme tesislerinde kahvaltı ettikten sonra Ulusoy outlet'ten bir iki t-şhirt ve terlik alıp yola devam ettik.

Ömer ve Mustafa'nın müthiş esprileri ile yolculuk gayet güzeldi. Saat 14.00 civarı adaya vardık. İlk girişte Cunda ve deniz harika görünüyordu.. Güneş, deniz üzerindeki ışık oyunlarıyla karşıladı bizi. Akşam sefası kokusu vardı adada.

Dar bir sokaktan geçerek pansiyonun önüne park ettik arabayı. Pansiyon'a vardığımızda keyfimizi kaçıran bir olay yaşadık. Rezervasyonda bir sorun vardı. 2 çiftin 1 gün erken ayrılacağını değil 1 gün geç geleceklerini düşünüp ayarlama yapmışlar.

Rezervasyon işlemini e-mail ile değil de telefonda yaptığım için çok pişman oldum. Yanlış anlaşılma ihtimalini düşünüp e-mail ile teyit istemiştim fakat buna gerek olmadığını söylemişlerdi pansiyondan. Bundan sonra daha ısrarcı olucam.

Sonuçta 1 gecelik 1 oda eksiğimiz vardı..Uzun telefon görüşmelerinden sonra yakınlarda bir otelde yer bulundu.. Ömer ve ben oraya yerleştik.

Ada çok kalabalıktı. 19 Mayıs tatilini fırsat bilenelerle dolup taşıyordu. Dolayısıyla "sessiz, sakin" tanımlamalarını çıkardık listeden.

Tüm arkadaşlar Cunda'ya vardıktan sonra hazırlanıp Şeytan Tepesi'ne gitmeye karar verdik.. Burası etraftaki en yüksek tepe ve tüm küçük adaları görebilen muhteşem bir manzaraya sahip. Burada birer çay içip bol bol manzara resimleri çektikten sonra sarmısaklı plajına gittik.

Sarmısaklı plajı epey uzun ve güzel bir plajdı. Deniz, kum, güneş davetkar bir eda ile tam karşımızda duruyordu. Ama karnımız çok aç olduğundan önce Ayvalık tostu ile karnımızı doyurduk. Daha önce okul kantinindde ayvalık tostu yerken tostun adını burdan aldığını fark etmemiştim :) Çok lezzetliydi tost.

Su sıcaklığının 17-18 derece olduğunu öğrenmiştim Cunda'ya gitmeden. İlk gün denize giren arkadaşlar olduysa da ben henüz havaya girememiştim.

Otele döndük ve biraz dinlenip adada bir iki tur attıktan sonra sahildeki balık restaurantlarında araştırma yaptık. Daha doğrusu Özgür yaptı biz de "balıktan anlıyo nasılsa" deyip peşinde dolandık :)

Çok güzel bir balık keyfi yaptıktan sonra otele dönüp uyumaya ve yol yorgunluğunu atmaya karar verdik. altay pansiyon ev havasında sıcak bir pansiyonken bizim kaldığımız otel daha moderndi ve odalar daha büyüktü. Fakat ne Altay pansiyonun ne de bizim otelin görülmeye değer bir manzarası yoktu. :(

Sabah kahvaltı için Ömer ve ben Altay pansiyonun yolunu tuttuk.
Kahvaltı hiç fena değildi. Domatesler soyulmuştu :) Bal, reçeller, peynir, omlet / haşlama yumurta, zeytin çeşitleri vardı sofrada. Ve kızarmış ekmek.

Kahvaltı ettikten sonra gazetelerimizi okuduk ve yine adada biraz dolaştıktan sonra sarmısaklı plajının yolunu tuttuk. Bu kez Asuman ve ben denize girmek konusunda ikna olmuştuk.. Hatta anne adayımız Filiz bile yüzmeyi düşünmeye başlamıştı..

Deniz tertemizdi. İncecik bir kum vardı. Bir süre manzara izledikten sonra denize girdik.. Su ilk başta soğuk gelse de 5 dk lık bir alıştırmadan sonra çok güzeldi.

Akşam olmaya başlamıştı. Güneşin etkisini yitimesiyle üşümeye başladık. Cunda'ya dönüş vakti gelmişti.

Akşam niyetimiz adaya özel bişeyler yemekti . Sahilde aradığımızı bulamayınca adada dolaşmaya başladık. Eski bir kilise önünde fotoğraflar çekindikten sonra "Vino Şarap Evi" adlı küçücük bir cafe'ye rastladık. Burada onlarca çeşit meze yapıldığını öğrenince çok sevindik. Şirketten bazı arkadaşların öğle yemeğinde "zeytinyağlı tabağı" yemesine anlam veremediğim zamanlar geldi aklıma..

Yabancısı olunan yiyeceklerin ancak kaynağında, yerinde veya belli bir sunum içinde yenince zevkine, tadına varıldığının farkına vardım.

"Zeytinyağlı tabağı"na karşı tüm önyargılarım bu yemekle yıkıldı.

Vino şarap evi, yeşil kırmızı tonlardaki pencereleriyle, sokağı baştan başa saran renk renk çiçekleriyle, mükemmel servisi ve güleryüzlü hizmeti ile kalbimizde yer etti diyebiliriz.